9 Nisan 2010 Cuma
SUSMAK GÜZELDİR...
Tesellî, birinin acısına söz ile ortak olmakmış.
Arapça’da; bir anlamı yokmuş acıyla kavrulan bir yürek için…
Müvâsât imiş, o anda acısını dindirecek olan her neyse onu sunabilmek, onunla çare olabilmek, devâ bulmak…
Bunun için, “Yâ Vâsî”, “Yâ Müvâsî” kıymetli yakarışlardır mavinin koyuya çaldığı anlarda…
İnsanlar çok ilginç; acı çektiğinizi görürlerse anlamlı-anlamsız pek çok sözle teselliye kalkışırlar, acınızı içine gömüp ALLAH için susarsanız, canınızı acıtmak, illâ ki bir feryat duymak için kanırtırlar bağrınızdaki hançeri…
Susmak güzeldir
Susmak güzel, Susmak hayırlı, Susmak dostluk alâmeti, yakınlık ve tanıdıklık işâreti…
Yabancıya hâl anlatma sıkleti yok dostların yanında, dost hâlden anlar, dostların yanında rahatça susulur.
Yanında susabildiğim dostlara şükür!
Yanımda susan dostlara şükür!
Rahmân’ın sözü sözüne değmiş, Kelîmullah olmuş, Mûsâ -Aleyhisselâm-…
Deniz ikiye ayrılmış işaret edince… O müthiş mûcizenin vecdi içinde konuşunca karşı yakada,
biri:
“-Ne güzel konuştun!” deyivermiş.
Susmak güzeldir
Sözden açılmış ilm-i ledün yolculuğunun kapısı:
“-Güzel konuştun ya, güzel susmayı da öğren Kelîm’im!”
Gemiye binerler, gemi delinir Çocuk öldürülür Duvar tamir edilir.
Üç tuhaf hadise üç hırçın soru…
“-Sen benimle olmaya sabredemezsin mîrim!”
Susmak güzeldir.
Derler ki, Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî Hazretleri, Hızır makamında,
sormamayı başardığı için hâlâ sürmekteymiş yolculukları…
Zaman ve mekânın ötesinde, Allâh’ın ilminde…
Susmak güzeldir…
Zekeriyyâ peygambere -aleyhisselâm-, bir evlâdın anne-baba için en makbul iki sıfatı ile,
“cebbâr ve anîd olmamakla muttasıf” Yahya -aleyhisselâm-’ın müjdesi verildiğinde,
üç gün “susmak orucu” emredilmişti Cebr ve inada karşı susmak…
Susmak güzeldir
Îsâ -aleyhisselâm- Allâh’ın “kelimesi” idi.
Doğduğunda Meryem vâlidemize de üç gün “susmak orucu” emredilmişti.
Ağır ithamlara karşı kundaktaki bebeği işaret ediyordu. Anne susuyordu, İsâ’sı konuşuyordu.
Susmak güzeldir…
Peygamber Efendimiz -Sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile Hazret-i Ebûbekir -Radıyallâhu anh-
birlikte iken bir adamın hakâretlerine mâruz kalırlar.Peygamber Efendimiz susar.
Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh- bir susar, iki susar, üçüncüde dayanamaz cevap verir adama!
Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yüzü değişmiş bir hâlde oradan uzaklaşır Sıddîk-ı Ekber koşar peşinden,
bin telaş!
“-Biz susarken bir melek o adama aynen cevap veriyordu Ama sen konuşunca melek sustu”
Susmak güzeldir…
“Kur’ân okunurken susun ki merhamet olunasınız!” buyuruyor.
Cenâb-ı Hak Kelime “ensitû”; susmanın en uysal, en kaliteli hâli…
Susmakla merhamet arasındaki en güzel köprü Kur’ân sesi.
Susmak güzeldir.
Su gibi dingin ve usulca… Su gibi lâtif ve azîz… Susmak güzeldir.
Sessizce gelip oturur derviş, eşiğe Yüzü tâzîmle yönelir göğe…
Sükût kıvrım kıvrım yükselir dergâh-ı hâcâta…
Sevda söze dökülünce perişan…
Muhabbet arz olununca yalın…
Aşk ilan edilince arsız…
Susmak güzel…
Yunus Emre başı eşikte…
Üveys, Karen’de bir vahada…
Hz Ebûbekir bi’sette,
Miraç dönüşünde…
Hz Îsâ, son akşam yemeğinde…
Hz Zekeriyyâ, ağacın içinde…
Hz Ömer b Hattab diriliş seferinde…
Leyla çadırda…
Hz Âişe bekleyişte…
Ve bütün “susmak güzellikleri”, şükür size!
Uysal bir denize dönük yüzümüz, kapattığımız gözlerimizle…
Susmak güzeldir...
NEFS
Nefs
Ya İslam’ın bütün şartlarını hakkıyla yerine getir,
ya da aksi halde, “Ben müslümanım,” deme. Sen
nefsinle beraber olmaya devam eltiğin müddetçe,
bu mevkiye erişemezsin. Sen, nefsinin heveslerini,
arzularını ve zevklerini kendisine vermeye devam
ettiğin müddetçe onun kaydındasın, onun ipine
bağlısın. Nefsinin hakkını ver, fakat heveslerine,
arzularına ve zevklerine engel ol. Onun bekası,
kendisine haklarının verilmesiyledir. Helâkı ve
mahvolması da, hazlarının, heveslerinin ve
arzularının verilmesiyledir. Nefsin hakları, ihtiyaç
miktarınca yiyecek, içecek, giyecek ve meskendir.
Hazlar ise zevk aldığı şeyler ve şehvetler,
heveslerdir. Onun haklarını şeriat elinden al, yani
şeriatın ölçüleri dahilinde kendisine haklarını ver.
Hazlarını, Allah’ın ilmindeki ilâhi takdire bırak.
Ona daima helâl şeyler yedir, asla haram yedirme.
Aza kanaat et. Yeter ki helâl olsun. Nefsini buna
alıştır. Eğer ilâhi takdirde senin için daha fazlası
varsa ve gelirse, o da senindir.
Eğer felah, kurtuluş istersen, Rabbine itaat
konusunda nefsine muhalefet et, karşı gel. Eğer
nefsin Allah’a itaate yönelirse, muvafakat et.
Allah’a karşı günah işlemeye yönelirse muhalefet
et, karşı koy.
Nefsinle beraber olmaya devam ettiğin müddetçe,
insanları ve diğer varlıkları tanıyamazsın.
İnsanlarla beraber olmaya devam ettiğin müddetçe
de, İzzet ve Celâl sahibi Hakk’ı tanıyamazsın.
Nefs, daima kötülüğe meyillidir. Bu onun fıtratıdır,
yaratılışıdır, tabiatıdır. Nefsle bütün hallerde
mücahede et. Nefsi mücahede ile yumuşat, erit.
Zira o, eridiği ve serkeşliğini yitirdiği zaman, akl-ı
selime ve kalbe teslim olur. Sonra kalp, sırr’a, öze
teslim olur. Öz de, İzzet ve Celâl sahibi Hakk’a
teslim olur. Böylece hepsinin kaynağı, oraya
dayanır. Nefsi yumuşatıp eritme işini tamamladığın
zaman, sana kalbin yönünden şöyle seslenilir:
“Nefslerinizi öldürmeyiniz. Hiç şüphe yok ki,
Allah ziyadesiyle merhametlidir,” (Nisa, 4:29).
Sen, nefsin boş ve bâtıl emellerini kır. İşte o
zaman, o sana itaat edecek, senin istediğin noktaya
gelecektir.
Nefsini tedavi etmeye çalış. Ona de ki:
- Yaptığın iyilikler kendi lehine, kötülükler de gene
kendi aleyhinedir. İyilik de yapsan, kötülük de
yapsan, sonucu kendine dönecektir.
Nefsine karşı mücahede et. Onun kötü duygularını
söküp atmak için savaş. Ta ki doğru yolu bulana
kadar.
İzzet ve Celâl sahibi Allah şöyle buyurur: “Bizim
uğrumuzda mücahede edenlere gelince, onları
elbette doğru yolumuza eriştiririz,” (Ankebut,
29:69). Ve gene, “Eğer siz Allah’ın dinine yardım
ederseniz, O da size yardım eder,” (Muhammed,
47:7).
Nefse asla genişlik verme, müsamaha gösterme.
Onun isteklerine uyma. İşte o zaman felah bulur,
kurtulursun. Onun yüzüne hiçbir zaman gülme. Bin
sözünden ancak bir tanesine cevap ver. Ta ki
ahlâkça güzelleşinceye, sükunet buluncaya ve kani
oluncaya kadar. Eğer senden zevklerle ve hevaî
arzularla ilgili bir şey isterse, hep ileriye at, tehir et
ve kendisine de ki:
- Heveslerini cennete sakla!
Onu, mahrumiyetin acılığına sabrettir. Ta ki lütuf
ve ihsan gelsin. Eğer onu sabrettirirsen ve o da
sabrederse, Aziz ve Celil olan Allah, onunla
beraber olur. Zira, şanı yüce olan Allah şöyle
buyurur: “Hiç şüphesiz, Allah sabredenlerle
beraberdir,” (Bakara, 2:153).
Nefsinin hiçbir sözünü kabul etme. Zira o, mutlaka
şerre meyleder. Onun senden yapılmasını
isteyeceği şey, mutlaka şerdir. Eğer isteğine cevap
verecek olursan, cevabın mutlaka menfi olsun.
Nefse muhalefet etmek, onun düzelmesine vesile
olacak bir harekettir.
Nefs ile Hak, bir arada bulunmaz. Dünya ile ahiret
bir arada bulunmaz. Kim ki nefsi ile birlikte ise, o,
Cenab-ı Hak’la beraberliği kaçırmıştır.
Sabırlı ol. Allah’ın emirleri ve yasakları
doğrultusunda hareket etmekte tahammül göster.
Eğer sabrın tam ve kâmil olursa, rızan da
tamamlanır, kemâle erer. Olumsuz hareket ve
davranışlardan sıyrılmışlık halin ortaya çıkar. Senin
yanında, her şey güzel olur. Her hareket ve
davranış, Allah’a şükre dönüşür. Allah’a uzaklık,
yakınlığa dönüşür. Allah’a şirk koşma, ortak
tanıma halleri, tevhide dönüşür. Artık insanlardan
ne zarar görürsün, ne de fayda. Senin için zıtlıklar
kalmaz. Tersine, kapılar ve yönler birleşir. Sadece
bir tek yön görürsün. Bu nokta öyle bir haldir ki,
insanların büyük çoğunluğu onu anlayamaz, idrak
edemez. Diyebiliriz ki bu seviye, ancak milyonda
bir insana nasip olur. Ve son nefesine kadar devam
edebilir.
Allah’ın huzurunda, bu seviyeye erişmiş olarak
ölmeye çalış. Daha ruhun bedenden çıkmadan
önce, sen nefsini öldürmeye gayret et. Onu, sabırla
ve hevai isteklerine karşı gelerek öldür. Yakında,
böyle hareket etmenin faydasını ve güzelliğini
göreceksin. Sabrın biter. Yani sabretme zamanları
sınırlıdır. Sabretme süresi tamamlandıktan sonra,
ardından mükâfatını toplama faslı başlar. Sabrın
mükafatı bitmez.
Ben, sabrettim. Sabrın sonunun da daima güzel
olduğunu gördüm. Önce öldüm. Sonra beni diriltti.
Onunla beraber oldum, onunla beraber malik
oldum. Seçim ve iradenin terki hususuda nefsimle
cihad ettim, savaştım. Sonuçta, benim için yukarıda
bahsettiğim haller hasıl oldu.
Önce bana gel. Beni ziyaret et. Sonra da Kâbe’ye
git, orayı ziyaret et. Ben Kâbe’nin kapısıyım. Bana
gel, ta ki nasıl haccedeceğini sana öğreteyim.
Sen, mânâya, muhtevaya ve öze değil, şekle rağbet
ettin, şekilciliğe ilgi gösterdin. Benim sohbetimi
isteyen, kendisine söylediklerimi kabul etsin,
onların gereği ile amel etsin. Ben nasıl hareket
ettiysem, o da öylece hareket etsin. Aksi halde,
benim sohbetime katılmasın: Zira bu şekilde
hareket etmeyen, kârdan çok zarar eder.
Ben bir ziyafet sofrasıyım. Fakat kimse benden bir
şey yemiyor. Kapı açık, fakat oraya kimse
girmiyor. Ben size hakikatleri kaç kereler
söyledim. Fakat siz beni dinlemiyor, sözlerime
kulak vermiyorsunuz. Ben bu söylediklerimi sizin
için, sizin iyiliğiniz için söylüyorum. Kendim için
söylemiyorum.
Ben ne zaman ki kalbimden dünya sevgisini çıkarıp
attım, işte o zaman bu mertebeye ulaştım. Senin
tevhidin nasıl doğru olabilir? Sen Resulullah’ın şu
sözünü hiç duymadın mı ki: “Dünya sevgisi, her
hatanın başıdır.” Çıkarını sağlama ve zararları
defetme evinden çıkmadıkça, senin konuşmaya
hakkın yok.
Hızla esasa gel, temele koş. Temeli sağlamladığın
an, binayı yapmaya koyul. Temelin harcı fıkıhdır
(İslam hukukudur). Fıkıh dedimse bundan
maksadım, ilmihal ve fıkıh kitaplarında yazılan,
bedenle ve zahirle ilgili fıkıh değildir. Bilakis, kalp
fıkhıdır. Kalp fıkhı, seni Allah’a yaklaştırır. Zahirle
ve bedenle ilgili fıkıh ise, halka yakınlaştırır,
hükümdarlara ve devlet ileri gelenlerine
yakınlaştırır.
Zamanını ilim öğrenmekle geçiriyorsun, fakat
öğrendiklerinle amel etmiyorsun. Sen, Hakk’ın
huzurunda susmalı, sükut etmeli ve dilsiz
olmalısın. Ta ki, ondan konuşma izni gelinceye
kadar. Konuşma izni gelince de, gene O’nun
kudreti ile konuşursun, kendi kudretinle değil. Bu
durumda senin konuşman, kalplerin hastalıklarına
deva, özlere şifa, akıllara da ışık olur.
Nefsinle cihad konusunda sana yardım edenle
arkadaş ol. Onun sohbetinde bulun. Nefsinin
azmasına yardım edenle arkadaş olma. Eğer cahil,
ikiyüzlü (münafık), heva ve hevesler peşinde giden
bir şeyh, mürşid ile arkadaş olur, onun sohbetinde
bulunursan, o senin nefsinin azmasına yardımcı
olur. Bu tip şeyhlerin, mürşidlerin sohbeti, senin
aleyhine olur.
Senin yapacağın doğru hareket, nefsinin istek ve
arzularına cevap bile vermemek, onun söyleyeceği
sözlerle arana bir duvar çekmektir: Onu, tıpkı bir
deliyi dinler gibi dinle. Sözlerine asla iltifat etme.
Şehevî, bâtıl ve faydasız zevk ve arzularına kulak
asma. Senin mahvolman da, onun mahvolması da
onun istek ve arzularını kabul etmendedir. Eğer
onun bâtıl isteklerini kabul eder ve yerine
getirirsen, işte o zaman her ikiniz de
mahvolursunuz. Senin kurtuluşun da, onu kurtuluşu
da onun istek ve arzularına karşı gelmendedir.
Nefs Allah’a itaat ettiği zaman, onun rızkı her
yandan bol bol gelir. İsyan ettiği ve kibirlendiği
zaman ise, rızka sebep olan vasıtalar ortadan
kalkar.
Siz, işin aslına yapışmalısınız. Kolayına
kaçmamalısınız. İşin esası ve zor kısmı tehlikelerle
ve zahmetlerle doludur. Şu nefsi kendine hizmetkâr
yap. Onu işin esasına sevket. İşin zor yanını ve
aslını yapmayı, onun alışkanlığı haline getir. Zira o,
senin kendisine ne yüklersen onu taşır, onu
yüklenir. Onun tepesinden sopayı hiç eksik etme.
Eğer sopayı eksik edersen hemen uyur. Sırtındaki
yükleri de kaldırıp yere vurur. Ona tebessüm bile
etme. O, ancak sopa korkusuyla iş gören kötü
huylu bir köle gibidir. Onu hiçbir zaman doyasıya
yedirme. Meğer ki, tokluğun onu azdırmayacağını
ve tokluk karşılığında çalışacağını bilmiş olasın.
Nefslerinizin üzerinden mücahede sopasını eksik
etmeyiniz. Onun hilelerine aldanmayınız. Uyur
gözükmesine aldanmayınız. Yırtıcı hayvanın uyur
gözükmesine ve uyuşukluğuna aldanmayınız. Zira
o, kendisini size uyur gösterir, uyuşuk gösterir.
Gerçekte ise fırsat kollamaktadır. Bunu,
tabiatındaki yırtıcılığın gereği olarak yapmaktadır.
İşte nefs de, tıpkı yırtıcı hayvanlar gibidir.
Kendisini uyur ve uyuşuk gösterir. Fırsat bulunca
ise hemen harekete geçer. Bu nefs, dışarıya karşı
uysallık, alçakgönüllülük, itaat ve hayırlara
muvafakat gösterişi yapar. Halbuki içinde, bunların
tamamen aksini gizlemektedir. Onun için, onun
bitirdiği ve görünürde boyun eğdiği konularda
kendisine karşı gayet dikkatli ol, sakın.
İslâm büyükleri dostları üç çeşide ayırırlar: Birincisi: Gıda gibidir. Onlara her zaman ihtiyaç vardır.
İkincisi: İlaç gibidir. Onlara arada-sırada ihtiyaç vardır.
Üçüncüsü: Dert gibidir. Onlara hiçbir zaman ihtiyaç hissedilmez, lâkin onlar rahatsızlık vermekten çekinmezler.
İsterseniz burada hiç olmazsa teşehhüd miktarı durup iç muhasebemizi yapalım. Şu soruları kendimize soralım:
Biz tanıdıklarımıza karşı hangi cinsten bir dostluk göstermekteyiz?
Bizim dostluğumuz ilâç gibi mi?
Bizim dostluğumuz dertten farksız mı?
Dost bildiklerimize, dost edindiklerimize hangi cinsten dostluk kurmaktayız?
Dostlarımızı da bir bir kontrol edelim. Onların bize karşı nasıl olduklarını bilmeye çalışalım:
Gıda gibi olanları var mı?
Yoksa hepisi de ilâç gibi zaman zaman mı lâzım olan cinsten?
Eğer onlar bize dert gibi iseler vay halimize! Böyle iseler yandık, yandık ki, ne yandık!
Şâirin şu dörtlüğü aklıma geldi:
"Cihanda bulmadım bir yâr-ı sâdık,
Ki tâb'ıma ola muvafık,
Eğer buldum ise bir yâr-ı sâdık,
O sâdık sandığım çıktı münafık."
Dost kurduklarımızın tıynetini tesbit etmemiz açısından Arif Nihat Asya'nın şu dörtlüğü de benim dikkatimi çok çekiyor. Arif Nihat Asya diyor ki:
"Çevredekiler seni sık sık övüyor,
Gördüklerinin hangisi içten seviyor?
Bir tercüman olsa öğrenirsin... ki sana
Bahçedeki kuşlar bile artık sövüyor."
Bu dörtlük size ne anlatıyor? Hele bir düşünün bakalım.
Yahya Kemal Beyatlı'nın şu dörtlüğünü de görmemezlikten gelmeyin. Ders olabilir diye bu dörtlüğü ittilâınıza arzediyorum:
"Ahbabını ister iyi seç ister kötü seç,
İdbâra düşersen geçilirler er geç,
Bir çokları küsmüş gibi bîgâneleşir,
Onlar sana küsmeden sen onlardan geç."
Konumuza ışık tutsun diye şu âyet meallerini de bilgilerinize sunuyorum:
"Kıyamete inanmayıp kendi arzusuna uyan kimse seni kıyamete inanmaktan alıkoymasın; sonra helâk olursun..." (Taha s.n:16)
"Zikrimden yüz çevirip bu hayattan (bu sufli hayattan) başka bir şey arzu etmeyen kimseden yüz çevir..." (Necm S.A.)
"Bana doğru gelenlerin yoluna uy... (Lokman S.A:15)
Peygamberimiz Efendimiz (S.A.V.)
"Kişi arkadaşının dini üzeredir" buyurmuştur.
Her insanla dostluk, arkadaşlık ve kardeşlik akdedilmesi doğru değildir. Bunun için bir takım şartların bulunması gerekir: Kendisiyle arkadaşlık, dostluk edilecek kişilerde şu şartlar bulunmalıdır:
1- Dost akıllı olmalıdır. Akıldan kasıt, birişin mâhiyetini ya kendiliğinden veya kendisine anlatılıp öğretildikten sonra anlayan kimsedir.
2- Güzel ahlâka sahip olmalı.
3- Fasık (günahkâr) olmamalı.
4- Bid'atçi olmamalı.
5-Dünyaya karşı haris olmamalı.
Çünkü böylelerin arkadaşlığı, öldürücü bir zehir gibidir. Harisin arkadaşlığı insandaki hırs duygusunu tahrik eder.
Efendim, bunlar birer ölçüdür, Uymak-uymamak, o sizin sorununuzdur, efendim...
yalnızlık.
her kimliğe doğuştan yazılı tek uğraşıdır insanın bir yaşama sırasında
tek sermayesi,
sahip olduğu tek şeydir kıymetini bilmelidir, dedi.
yalnızdır insan
hep kalabalıklara karışma telaşı bundandır.
kalabalık yalnızlıklar, yalnız kalabalıklar oluşur,
şehir şehir ülke ülke.
kalabalık arttıkça artmaktadır yalnızlık da.
insan bir ölümü istemez, bir de ondan beter bir yalnızlığı
ama ikisi de muhakkak gelir başına bir yalnız yaşama sırasında.
ölümün değil ama yalnızlığın bir tek çaresi var, dedi.
tek çaresi aşktır bir yalnız yaşama sırasında nefes almanın
aşk da zaten iki yalnızın ortak bir yalnızlıkta buluşmasıdır, dedi
aşık olun!
gösterin birbirinize yalnızlıklarınızı
nasılsa ayrılık insanın kendi tek kişilik yalnızlığını özlemesi.
sade ölüm değil, ayrılık da yaşamın emri..
evet söyledi
ya da ben duydum
duyduğuma göre elbet bir ses söyledi bu söylendikçe usulen söylenir olan sözleri.
evet duydum söyledi
her duyduğumda ağladım
pek çok ağlayışım sırasında duydum.
kalbim tutanak tuttu duyduklarıma soruldu, dedi,
cevap alındı yaşamak, dedi,tek marifetiniz -biraz özen gösteriniz.
zulüm kimse zalimlik yapmayınca biter –mazlumlar dahil, dedi.
ama yapmayın, o daha bir çocuk, dedi tanrı..
ya gördüm neyleyim insanlar vardı duvarın içinde.
ya ben hep duvara konuştum
ya da duvar değil konuştuğum, içinde insanlar var.
nedense beni anlasın istedim içinde insan olan duvarlar.
bilmiyorum,
belki de ben gerçekten delirdim
onlar haklı belki de.
içinde değil duvarların insanlar
sadece arasındalar..
BİR BABA BİR ANNE VE EVLAT HİKAYESİ..!
İhtiyar adam tapu dairesinden çıkarken sevinçliydi. Kendi
kendine düşünüyordu; "-Oh. . be ferahladım. Ölümlü dünya".
Oturduğu evin tapusunu, çocuğunun üstüne kaydettirmişti. Tapu
dairesinde çıktıktan sonra bir küçük lokantada öğle yemeğini yedi,
vakit geçirmek için parkları dolaştı. Bir parkta Cem Karaca'nın
şarkısı çalınıyordu; "Allah Yar! Allah Yar!".
Akşama doğru eve gitmek için yola çıktı. Bir yandan düşünceler içindeydi;
-Biz öldükten sonra bir sürü işlemle uğraşması gerek. Ne
diye eziyet çeksin yavrum.
Oğlunun kendisini nerdeyse zorla doktora götürüşü aklına
geldi; "-Kerata amma ısrar etmişti. Sağlığıma verdiği önem kadar,
ziyarete gelmeye de önem verse ya. "
Bir an dalgınlaştı; "-Gerçi, gelin bizle geçinmeye çalışmıyor ama..."
derin bir nefes aldı "-Boş ver canım, ne de olsa torunlarımın annesi.
Eşine, çocuklarına iyi baksın da..." biraz da kendini teselli etmek
için söylendi ...biz bu gün varız, yarın yoğuz. "
Evine yaklaşınca yine durgunlaştı, "-Bakalım hanım ne
diyecek? Gelin gelip-gitmiyor diye biraz kırgın ama.... " Düşünceler
içinde zili çalarken, güleryüzlü olmaya çalıştı; "-Yook, iyi oldu
canım. Biz ölünce oğlan rahat edecek, kötü mü?"
Hanımı kapıyı açtı. Gülümsemesini bozmamaya çalışarak hanımına;
-Nasılsın hanım bu gün bakalım?
Hanımı elindeki çiçek suladığı kabı gösterdi;
-Ne yapayım, bir iki çiçekle uğraşıyorum yeşillik olsun diye.
Eve girerken devam etti;
-İnsan şehirde özlüyor çiçeği, yeşilliği.
-Eee. . köy gibi olmaz buralar tabii.
Kadının durgun yüzünde acı bir tebessüm dolaştı;
-Köy gibi olmaz dimi? Şimdi köyde olsak ne güzel olurdu.
İhtiyar adam bir an yüzüne baktı hanımının;
-Sen köyü pek sevmezdin! Geçen sene bir ay kalalım demiştim de "-Ben
torunları özlerim. " Diye tutturmuştun.
Kadın, yüzünü çiçeklere doğru döndü;
-Ne bileyim ben, düşündükçe bunalır oldum buralarda. İnsan
çocukluğunun geçtiği yerleri özlüyor. Ağaçların altında, bahçelerde
yürümeyi özlüyor.
-Allah Allah ! Tamam hanım gideriz. Sen iste yeter ki. Hele havalar
ısınsın biraz gideriz
-Havalar kim bilir ne zaman ısınır. Beklemek şart mı?
-Yahu hanım, bunca yıllık eşimsin hala seni tam anladım diyemiyorum.
Bir gün köye gitmem diye tutturuyorsun, bir gün de hemen gidelim diye.
Dur da bu gün ne oldu anlatayım.
Kadın endişeyle baktı kocasına;
-Noldu, oğlanı mı gördün?
-Yok canım, nerden göreyim !
Koltuğuna oturdu, koynundaki tapu kağıdını çıkardı.
-Bu nedir biliyor musun?
-Hayırdır?
-Hanım, yarın ne olacağı belli olmaz, vademiz gelir de ölürsek,
oğlumuz kapı kapı uğraşmasın, diye evin tapusunu onun üstüne yaptım.
Hanımının tepkisini beklerken, onun yüzündeki acı gülüşü gülümseme
sandı. Hanımı fısıldar gibi söylendi;
-Oğlumuz da bu gün buraya gelmişti, öğleden önce.
-Öylemi, vay hayırsız. Demedin mi, 'uzun zamandır niye gelmiyon' diye.
Seni üzülmesin diye söylemiyordum ama 'bizi unuttu', diye kızmaya
başlamıştım. Torunları da getirdi mi?
-Murat'ı getirmiş. O da "-Sıkıldım, gidelim. " Deyip durdu.
-Vay kerata vay. Akşam gelse de ben de görseydim. Neyse, hayırdır,
gündüz vakti niye gelmiş ?
Hanımı elindeki kapta suyu bitmiş olduğu halde, çiçekleri sular gibi
durarak masadaki kağıdı gösterdi;
-Şu kağıdı getirmiş.
İhtiyar adam, hanımının sesinde bir titreme hissetti ama emin olamadı.
İçindeki sevinci kaybetmemeye çalışarak masadaki kağıda uzandı.
Bir mahkeme kararı olduğunu gördü. Yaşlı kadın kızaran gözlerini
kocasının görmemesine dikkat ederek, eşinin kolundan tuttu koltuğa
oturmasını sağladı, tekrar çiçeklere doğru uzaklaştı.
İhtiyar adam, yakın gözlüğünü çıkardı ve içinden yavaş yavaş okudu. "
Yaşı ilerlediği ve aklı muhakemesi yerinde olmadığına ve ekonomik
varlığını idare ve idame edemeyeceği, ekteki doktor raporuyla da
tespit edildiğinden, taşınır ve taşınmaz varlıklarının, resmi varisi
oğlu Süleyman tarafından idaresine karar verilmiştir. "
Resmi kağıt, yaşlı adamın elinden yavaşça yere kaydı. Başını yere
eğdi, kağıda boş boş bakmaya başladı. Hanımı, gözlerini sildikten
sonra çiçeklerin başından ayrılıp yanına geldi. Eşinin titreyen
ellerini tuttu. İhtiyar adam, oğlunun neden kendini doktora
götürdüğünü anlamıştı. Yüreğindeki sızıyı bastırmaya çalışarak;
-Üç senedir uğramadık, köydeki ev ne haldedir?
-Canım ne olacak, bir gün de temizlerim ben.
-O evde, dizlerin üşürdü senin.
İhtiyar kadın, daralan göğsünü hafifçe bastırdı, "Yüreğimin üşümesi
daha kötü diye düşündü".
-Merak etme, üşümem...üşümem...
-Yarın mı gidelim diyordun?
-Sen bilirsin bey.
-Eşyaları bir taksiye atarsak, Son otobüse yetişiriz.
-Olur. . Köyde zaten iyi kötü eşya var, ben hemen hazırlanırım.
-Hazırlan. Şu kağıdı da tapuyla beraber masaya koyuver, oğlan gelince aramasın.
İhtiyar adam, içinden düşünüyordu, "-Dünya fani, Allah Yar"
İhtiyar kadın, birileri gelmeden gitmek ister gibi telaşla
hazırlanıyordu. Giysileri bir çantaya tıkıştırdı. Fotoğrafları
duvardan toplarken oğlununkine bir an baktı, aldı, bir an düşünüp
çantaya koymaktan vazgeçti. Masadaki kağıtların üstüne ters olarak
bıraktı. En son duvardaki bir küçük patiği aldı, öptü. Bu büyük
torununa ördüğü ama küçük gelmeye başlayınca hatıra olarak sakladığı
mavi patiklerdi. Çantaya, fotoğrafların üstüne yerleştirirken, mavi
patiklerin üstüne düşen göz yaşlarını yavaşça sildi.
kendine düşünüyordu; "-Oh. . be ferahladım. Ölümlü dünya".
Oturduğu evin tapusunu, çocuğunun üstüne kaydettirmişti. Tapu
dairesinde çıktıktan sonra bir küçük lokantada öğle yemeğini yedi,
vakit geçirmek için parkları dolaştı. Bir parkta Cem Karaca'nın
şarkısı çalınıyordu; "Allah Yar! Allah Yar!".
Akşama doğru eve gitmek için yola çıktı. Bir yandan düşünceler içindeydi;
-Biz öldükten sonra bir sürü işlemle uğraşması gerek. Ne
diye eziyet çeksin yavrum.
Oğlunun kendisini nerdeyse zorla doktora götürüşü aklına
geldi; "-Kerata amma ısrar etmişti. Sağlığıma verdiği önem kadar,
ziyarete gelmeye de önem verse ya. "
Bir an dalgınlaştı; "-Gerçi, gelin bizle geçinmeye çalışmıyor ama..."
derin bir nefes aldı "-Boş ver canım, ne de olsa torunlarımın annesi.
Eşine, çocuklarına iyi baksın da..." biraz da kendini teselli etmek
için söylendi ...biz bu gün varız, yarın yoğuz. "
Evine yaklaşınca yine durgunlaştı, "-Bakalım hanım ne
diyecek? Gelin gelip-gitmiyor diye biraz kırgın ama.... " Düşünceler
içinde zili çalarken, güleryüzlü olmaya çalıştı; "-Yook, iyi oldu
canım. Biz ölünce oğlan rahat edecek, kötü mü?"
Hanımı kapıyı açtı. Gülümsemesini bozmamaya çalışarak hanımına;
-Nasılsın hanım bu gün bakalım?
Hanımı elindeki çiçek suladığı kabı gösterdi;
-Ne yapayım, bir iki çiçekle uğraşıyorum yeşillik olsun diye.
Eve girerken devam etti;
-İnsan şehirde özlüyor çiçeği, yeşilliği.
-Eee. . köy gibi olmaz buralar tabii.
Kadının durgun yüzünde acı bir tebessüm dolaştı;
-Köy gibi olmaz dimi? Şimdi köyde olsak ne güzel olurdu.
İhtiyar adam bir an yüzüne baktı hanımının;
-Sen köyü pek sevmezdin! Geçen sene bir ay kalalım demiştim de "-Ben
torunları özlerim. " Diye tutturmuştun.
Kadın, yüzünü çiçeklere doğru döndü;
-Ne bileyim ben, düşündükçe bunalır oldum buralarda. İnsan
çocukluğunun geçtiği yerleri özlüyor. Ağaçların altında, bahçelerde
yürümeyi özlüyor.
-Allah Allah ! Tamam hanım gideriz. Sen iste yeter ki. Hele havalar
ısınsın biraz gideriz
-Havalar kim bilir ne zaman ısınır. Beklemek şart mı?
-Yahu hanım, bunca yıllık eşimsin hala seni tam anladım diyemiyorum.
Bir gün köye gitmem diye tutturuyorsun, bir gün de hemen gidelim diye.
Dur da bu gün ne oldu anlatayım.
Kadın endişeyle baktı kocasına;
-Noldu, oğlanı mı gördün?
-Yok canım, nerden göreyim !
Koltuğuna oturdu, koynundaki tapu kağıdını çıkardı.
-Bu nedir biliyor musun?
-Hayırdır?
-Hanım, yarın ne olacağı belli olmaz, vademiz gelir de ölürsek,
oğlumuz kapı kapı uğraşmasın, diye evin tapusunu onun üstüne yaptım.
Hanımının tepkisini beklerken, onun yüzündeki acı gülüşü gülümseme
sandı. Hanımı fısıldar gibi söylendi;
-Oğlumuz da bu gün buraya gelmişti, öğleden önce.
-Öylemi, vay hayırsız. Demedin mi, 'uzun zamandır niye gelmiyon' diye.
Seni üzülmesin diye söylemiyordum ama 'bizi unuttu', diye kızmaya
başlamıştım. Torunları da getirdi mi?
-Murat'ı getirmiş. O da "-Sıkıldım, gidelim. " Deyip durdu.
-Vay kerata vay. Akşam gelse de ben de görseydim. Neyse, hayırdır,
gündüz vakti niye gelmiş ?
Hanımı elindeki kapta suyu bitmiş olduğu halde, çiçekleri sular gibi
durarak masadaki kağıdı gösterdi;
-Şu kağıdı getirmiş.
İhtiyar adam, hanımının sesinde bir titreme hissetti ama emin olamadı.
İçindeki sevinci kaybetmemeye çalışarak masadaki kağıda uzandı.
Bir mahkeme kararı olduğunu gördü. Yaşlı kadın kızaran gözlerini
kocasının görmemesine dikkat ederek, eşinin kolundan tuttu koltuğa
oturmasını sağladı, tekrar çiçeklere doğru uzaklaştı.
İhtiyar adam, yakın gözlüğünü çıkardı ve içinden yavaş yavaş okudu. "
Yaşı ilerlediği ve aklı muhakemesi yerinde olmadığına ve ekonomik
varlığını idare ve idame edemeyeceği, ekteki doktor raporuyla da
tespit edildiğinden, taşınır ve taşınmaz varlıklarının, resmi varisi
oğlu Süleyman tarafından idaresine karar verilmiştir. "
Resmi kağıt, yaşlı adamın elinden yavaşça yere kaydı. Başını yere
eğdi, kağıda boş boş bakmaya başladı. Hanımı, gözlerini sildikten
sonra çiçeklerin başından ayrılıp yanına geldi. Eşinin titreyen
ellerini tuttu. İhtiyar adam, oğlunun neden kendini doktora
götürdüğünü anlamıştı. Yüreğindeki sızıyı bastırmaya çalışarak;
-Üç senedir uğramadık, köydeki ev ne haldedir?
-Canım ne olacak, bir gün de temizlerim ben.
-O evde, dizlerin üşürdü senin.
İhtiyar kadın, daralan göğsünü hafifçe bastırdı, "Yüreğimin üşümesi
daha kötü diye düşündü".
-Merak etme, üşümem...üşümem...
-Yarın mı gidelim diyordun?
-Sen bilirsin bey.
-Eşyaları bir taksiye atarsak, Son otobüse yetişiriz.
-Olur. . Köyde zaten iyi kötü eşya var, ben hemen hazırlanırım.
-Hazırlan. Şu kağıdı da tapuyla beraber masaya koyuver, oğlan gelince aramasın.
İhtiyar adam, içinden düşünüyordu, "-Dünya fani, Allah Yar"
İhtiyar kadın, birileri gelmeden gitmek ister gibi telaşla
hazırlanıyordu. Giysileri bir çantaya tıkıştırdı. Fotoğrafları
duvardan toplarken oğlununkine bir an baktı, aldı, bir an düşünüp
çantaya koymaktan vazgeçti. Masadaki kağıtların üstüne ters olarak
bıraktı. En son duvardaki bir küçük patiği aldı, öptü. Bu büyük
torununa ördüğü ama küçük gelmeye başlayınca hatıra olarak sakladığı
mavi patiklerdi. Çantaya, fotoğrafların üstüne yerleştirirken, mavi
patiklerin üstüne düşen göz yaşlarını yavaşça sildi.
Sen! biryudum çile; sokulursun soklursun... Kaplarsın içimi sımsıcak karıncalandırırsın ne tuhafsın?
Sen!bir yudum çile; ne insanlar saklarsın nefesinde, dün ayak altı olan, bügün canların canların tepesinde... Acı çekiyorum müzdaripim...
Sen! br yudum çile; benimsin beni arar gözlerin her yerde, beni sorara özlersin...
Sen! bir yudum çile; sen benimsin evet benimsim benim zavalı derbederim candaşımsın...
Sen! bir yudum çile; özlerim özlerim doyamam çalışırım didinirim tükenirim. Baş köşeye koyamam...
Açım çok açım çilem! Özümsün duy beni!...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
